Hazırlayan: Dr. Digdem Soyaltin Colella
Çeviren: Necmettin Mahmut
Gözden Geçiren: Dr. Esma Mikkavi
Yolsuzluk olgusu, 1970’lere kadar uluslararası düzeyde bir tartışma konusu olmamıştı. Bu sebeple bazıları yolsuzluğun ekonomik kalkınma için gerekli bir olgu olduğunu iddia etmiştir. Ancak 1977’de Başkan Nixon’un istifa etmesine neden olan Watergate skandalının ardından Amerika Birleşik Devletleri, yurt dışındaki yolsuzluk uygulamalarına karşı ilk uluslararası yasayı yürürlüğe koydu. Bu yasayı, yolsuzlukla mücadeleye ilişkin birkaç uluslararası sözleşme izledi.
Doksanlarla birlikte uluslararası yolsuzlukla mücadele için Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) anlaşmasının imzalanmasıyla yolsuzlukla mücadele küresel olarak hızlandı. Uluslararası yolsuzlukla mücadele meselesi, Avrupa Konseyi’nin 1999 yılında Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi ve Yolsuzluğa Karşı Medeni Hukuk Sözleşmesi’nin kabul etmesiyle yasal bir boyut kazandı. 2005 yılında da yolsuzlukla mücadelede küresel ölçekte ilk hukukî belge sayılan Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla daha büyük bir küresel yasal zemin kazandı.
Uluslararası ve bölgesel kuruluşlar, sözleşmelerin şartlarını ve üyelik ilkelerini ihlal eden ülkelere yaptırımlar uygulamaya başladı. Ekonomik, hukukî ve askeri yaptırımlar da dahil olmak üzere çeşitli yaptırımlara rağmen, bu yaptırımların sınırlı etkisi, alternatif bir yaklaşım olarak sosyal baskının önemini artırmıştır.
Bu çalışma, yolsuzlukla mücadelede önde gelen dört kurumun kurumsal özelliklerini incelemektedir. Bu kurumlar Birleşmiş Milletler (uluslararası), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (yarı bölgesel), Avrupa Konseyi (bölgesel) ve Avrupa Birliği’dir (bölgesel). Ayrıca bu kurumların sosyal baskı yaratmak için gerekli koşulları (mutualizm, tarafsızlık, tutarlılık ve şeffaflık) ne ölçüde yerine getirdiğini de analiz etmektedir. Bu araştırma kapsamında gerçekleştirilen karşılaştırmalı bu analiz Birleşmiş Milletler, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’nde yolsuzlukla mücadele sistemlerinin yarattığı sosyal baskıda bir eşitsizliğin ortaya çıktığını göstermektedir. Ayrıca gözetim ekiplerinin yapısı ve akran değerlendirme yöntemlerindeki farklılıklara odaklanmaktadır.






Yorum Yap